“Bin yıl yaşasam yine sana doyamam”

İnsanın kalbini sımsıcak yapan, gülümseten, ne güzel bir cümlesin sen.

Sırf beni sevmiyorlar diye kedileri samimi bulduğum doğrudur.

Pek hoşlanmam kedilerden. Ama samimi buluyorum kerataları.

En azından beni sevmediklerini belli ediyorlar.

[Flash 9 is required to listen to audio.]
111 plays

“Pazar sabahı” diye özelleştirmiş insanlar bu sabahı.

Oysa o kadın anlam bulamıyordu bu sabahlarda. Ne cumartesi gününü sevdiği kadar seviyor, ne de perşembe gününden nefret ettiği kadar nefretle bakıyordu.

Sevdiği adam yanında değildi. Pazar sabahı ona hazırlamıyordu kahvaltıyı.

Yalnızca kendisine ve her sabah balkonda onu karşılayan kuşlarına adıyordu bu sabahları. Erken uyanıyordu. Telefonuna bakmadan gidiyordu mutfağa. Kendine bir tabak hazırlarken, ekmek parçalarını ufalıyordu bir kaba. Balkona gidiyordu.

Kendine ayırdığı sandalyeye oturup tabağını dizlerine koyuyordu. Ekmek kırıntılarının bulunduğu kabı ise biraz fazlaca ilerisindeki sandalyeye bırakıyordu.

Güneş çıkıyordu mavi gökyüzüne. Kuşlar geliyordu. Kuşlar gidiyordu. Hayatına gelen ve ardına bakmadan giden her insan gibi, kuşlar da yalnız bırakıyordu onu.

O ise hiçbir şikayette bulunmadan kendi tabağını ve kuşlara bıraktığı boş kabı alıp gidiyordu mutfağa. Geri döndüğünde balkonun kapısını kapatıp çıkıyordu evden.

Gidiyordu. Her pazar kendini boğan duvarlardan kaçıp, gidiyordu.

Geri geleceğini bile bile, sanki sonsuza gidecekmiş gibi, o kadın da gidiyordu.

Pazar iyisin güzelsin de, bir cumartesi değilsin canım.

Neyse, yine de herkese günaydın. Kovun pireleri de uyanın.

[Flash 9 is required to listen to audio.]
125 plays

Yıllarınızı kendiniz için geçiriyorsunuz önce.

Bazen canınızdan çok sevdiğinizi düşündüğünüz arkadaşlarınız, bazen tek gerçek varlığınız olan aileniz veya size kötü davrandığı halde sizin kıyamadığınız insanlar uğruna yaşadığınızı düşünseniz de sadece kendiniz için geçiriyorsunuz saatlerinizi.

Zaman, size durmuş gibi geliyor kimi sıra. Mıhlanıyor gibi sanki. Kıpırdamıyor.

Geçmiyor saniyeler, dakikalar, saatler… Günler hiç geçmiyor ve sizin hayatınız hiç değişmiyor gibi hissediyorsunuz. İnsanlar sizin boğazınıza yapışmış gibi, nefesiniz kesiliyor bazen. O insanlar sizi anlamıyor ama. Sizi sizden başkası fark etmiyor.

Yine de onlara muhtaç hissediyorsunuz kendinizi. Onlarsız hiçsiniz sanki.

Sizi korkutan da başlı başına bu hiçlik gibi. Değil mi? Sahiden bu değil mi?

Kocaman bir “hiç” olmaktan korkuyor herkes. Yalnız olmaktan. Yalnızlık kolay bir kelime gerçi. Üç hece. Ama çekilmesi zor. Hatta belki en ağır ömür törpüsü.

Tüm insanlığın itiraf edemese de en büyük korkusu, yalnızlık. Hiçlik. Kimsesizlik.

Ve bu geçmek bilmeyen zaman, bunu hissettiriyor işte size. Damarlarınızdan bunu akıtıyor sanki. Bu korkuyu, bu hissiyatı ve bununla gelen dramatik günlerinizi.

Sonra soyutlanıyorsunuz. İnsanlardan ve onlarla geçirdiğiniz zamandan bir tat alamıyorsunuz. İnsanların arasında insansız kalıyorsunuz. Hiçleşiyorsunuz.

Hiçleştiğiniz her bir gün daha çok zayıflıyorsunuz. Bir başkasına daha çok muhtaç oluyorsunuz. Güvenemediğiniz insanlara güvenmeyi diliyorsunuz. Olmuyor.

Nefes alıyorsunuz ama aldığınızın farkına varamıyorsunuz. Hayatınız yaşam olmuyor. İkisini aynı kefeye koyuyorsunuz. Hayat ve yaşamı ayırt edemiyorsunuz.

Nefesiniz kesiliyor. Nefesiniz geliyor. Nefesiniz artık bir anlam ifade etmiyor.

Ve sonra bir gün. Zaman ya bu. Hiç geçmez derken geçiveriyor göz açıp kapayıncaya kadar. Tam size tak ettiği anda tek bir göz kırpışınız ile akıveriyor su gibi. Anlamıyorsunuz ne olduğunu, ne olacağını, nasıl gideceğini…

Kaybolmayı göze alarak ilerliyorsunuz önünüze çıkan yeni yoldan. Yanınızda yeni bir insan ile, her şeyi kabullenerek gidiyorsunuz oradan. Yürüyorsunuz.

Siz yürürken o sizin elinizden tutuyor sonra bir anda. Ne olduğunu anlamıyorsunuz. Sanki siz onun elinden tutmuşsunuz gibi oluyor. Karar veremiyorsunuz. Ama önem vermiyorsunuz. Kenetlenmiş ellerinize bakarak kalbinizin mutluluğunu gülümsemeleriniz ile yansıtıyorsunuz etrafınıza. Mutlu oluyorsunuz.

Mutlu olduğunuzda ne oluyor biliyor musunuz? Fark ediyorsunuz.

Hayatın yaşam ile eş değer olmadığını anlıyorsunuz. Yaşamın gerçekten nefes almak olduğunu ve bu nefes almanın sanki onun için yaşamak gibi olduğunu fark ediyorsunuz. Parmaklarınızı parmaklarına kenetlediğiniz o insanı benimsiyorsunuz.

Birini benimsemenin, insanı ne kadar mutlu ettiğini anlıyorsunuz sonra.

O yanınızdayken zaman su olup akıyor sizin etrafınızdan. Çevreniz daima hanımeli çiçeği gibi kokuyor. Her bir sözüyle o, kalbinizi tekrar tekrar fethediyor.

Ve bazen bir kişinin son olmayacağını bilerek başlarken yola, göz göre göre; bir başkasında ondan başkasının size gerçek nefesi veremeyeceğini anlıyorsunuz yolun ortasına geldiğinizde. Gurur duyuyorsunuz, sizinle.

Hem onunla, hem kendinizle.

Eğer size yaşam veren biri varsa hayatınızda,

Şansın en güzel yüzü gülümsemiş size.

Kaybetmeyin. Gidin ve ona sımsıkı sarılın.

Sarılın ve onu sakın bırakmayın.

Çünkü o, sizsiniz. O, sizin kalbiniz.